Ağustos 15, 2009

Mutluluk

Mutluluğun ne iş yaptığınla, kaç para kazandığınla, ne olduğunla hiç alakası yok bence. Mutluluk istediğini yapabilme özgürlüğüyle alakalı direk. Bakıyorum da önümdeki kırk yıl muhtemelen deliler gibi çalışarak geçecek; belki kariyer yapacağım, belki kendi işimi kuracağım, hatta belki de üstüne iflas edeceğim ama ortada tek bir gerçek var ki deliler gibi çalışacağım, peki 500 milyarlık sorunun cevabı ne? Kafama estiği zaman evime ya da memleketime gidebilecek miyim? Hem memlekette hem de başka bir yerde tatil yapabilecek miyim? En kötüsü beş para etmez adamlara ederinin çok üzerinde davranmak zorunda kalacak mıyım? "Kısacası, mutlu olacak mıyım peki?: Hiç zannetmiyorum..."


http://www.pigofhappiness.com/userimages/happiness.jpg

Haziran 26, 2009

Relief


Bazen bütün dertlerden kurtulmak için bir bakış, sesteki tını, sözcük seçimi, vücut dili, gözlerdeki mana yetiyor da artıyormuş...

Haziran 24, 2009

The It Doesn't Matter Suit

Herkes ne yapsa oluyor valla, ben eşekliğime doymayayım...

Kendim için yepisyeni bir imaja ihtiyacım var, her ortamda nasıl aşırıya kaçmadan serserilik yapılır öğrenmem gerek.

Telefon sapığıma da selam yolluyorum burdan, sesimi dinleme işini saat 01:30'dan önce tuttuğun sürece ben sana yeterince "Alo! Alo! Sesim gelmiyor mu?" diye sorarım, dert değil.... ;)

Mayıs 23, 2009

Eski kaşardan tost olmaz.

Geçen gün üşenmedim, oturup telefonumda ne kadar tekrar tekrar aradığım halde telefonumu ne titreştirmiş ne de sesini hatırlatmış insan varsa temizledim rehberden, aradığın zaman canı isteyince açanları da es geçmedim tabi.

Nisan 25, 2009

Amele Pazarı



İşten her gün eve dönerken geçtiğim bir köşe var, tam o saatte; kiloları, mantoları ve başörtüleriyle mesleği hanesine yıllardır 'ev hanımı' yazdıkları her halinden belli olan teyzeler bekleşeduruyor oluyorlar. Bu kalabalık da her geçen gün artıyor. İçlerinden süslü olan bir iki tanesini görünce evimin yakınlarındaki televizyon kanallarından birinin sabah şekerleri, (akşam akşam ne şekeriyse :P ) kuşum aydınla çılgın atmak, esra ceyhanla çemkirişme programlarından biri için beklediklerini düşündüm önce. Minibüsün kapısına, kapının yarısını kapatacak şekilde dikilerek "sen gel, sen gel" diye seçen amcaya da denk gelince bir gün, 'ne çetrefilli katılma prosedürü varmış bu işin, kuşum aydınla her canı isteyen göbek atamıyor demek ki..." şeklinde düşünmüştüm. Lakin işin aslının öyle olmadığını çok geçmeden öğrendim. Bu tombul, herbiri en az üç çocuk sahibi teyzeler meğer, tekstil firmalarının günlük çalıştırdığı işler için bekleşiyorlarmış. Paketleme, istif gibi işi olduğu zaman işçi lazım olan firmaların da işine geliyordur demek ki, ne SSK yatırıyorsun, ne vergi... Teyzemler de artık kocaları işsiz kaldığı için mi, yoksa çoluk çocuk büyüdü biraz da para kazanayım diye düşündüğü için mi bu işlerin peşinde koşuyor bilemeyeceğim.

Bir gün dalacağım aralarına, soracağım herbirine: "kriz teğet mi geti yoksa kiriş mi?" diye.

Nisan 23, 2009

Kırmızı Pazartesi


"Çakmış mı çakmış" sığlığına hiç yanaşmadan sahnesi bu kadar güzel, dekoru ve onu kullanışları bu kadar iyi oyun izlemedim ben diyeyim. Tren kaçmadan Marquez'in romanından uyarlanan bu oyunu kaçırmayın. Mümkünse Kağıthane Sadabad sahnesinde izlemeyin, ihtişamına aldanmayın akustiği çok kötü salonun.



PS:Beni tanıyan arkadaşlara soruyorum, şu şapkalı karaktere benziyor muyum ben hiç Allasen, adım Bayardo kalacak bu gidişle. :P

Mart 27, 2009

Mart 17, 2009

Dağların Ardındaki Adam

İlerdeki yemyeşil ovayı geçtiniz mi karşınıza sırtlanların yağmur gibi yağdığı bozkırlar çıkar. Bu bozkırlarda sadece sırtlanlar değil aklınıza gelecek bütün sırtlana benzer varlıklar çıkabilir. Bu bozkırlarda dağların ardında bayağı da bir ardında bir adam yalnıza ve kendi kendine yaşarmış. Bir gün bu adam sadece tek başına yaşamadığını anlayıp bir gün bir dağda şöyle bir turlar iken bir de bakmış ki dağların, ovaların, akarsuların olduğunu görmüş...

Mart 16, 2009

Kendimden İğrendim

Biz neler yedik, neler içtik
Bak hala burdayız...

Yıllarca yatılı okullarda kalmanın insan bünyesine pek çok katkısı oluyor ister istemez. Neler görmedik ki şimdiye kadar, detaylarına girerek hassasiyetini hala koruyan midelerinizi allak bullak etmeyeyim ama geçen günki olayı da anlatmazsam olmaz şimdi.

Geçenlerde yine bir perşembe günü öğle yemeğini yer yemez iş yerinden çıktım. Karşı şeritte ters dönerek devrilmiş kamyondan kaynaklanan cık cık trafiğine* inat zor da olsa zamanında okula ulaştım. Otobüsten bir durak erken inip, inşaat fakültesi kantininden bir çay alıp sigaramı tellendire tellendire gitmeye karar verdim, vermez olaydım. İnşaattan çayımı alıp aheste aheste giderken, tam da bardağın yarısına gelmişken yüzme bilmediğinden olsa gerek bardağın dibindeki boğulmuş tırnağı farkettim, hemen bardağı çöpe atmasına attım ama ne bir iğrenme ne de bir mide bulantısı hasıl oldu. Kendimden iğrendim kısacası...



* Karşı şeritte bir kaza olmuşsa bu şerittekiler de kazanın durumunu görmek ve "cık cık"larını yapıştırmak için yavaşladığında oluşan trafiğe "cık cık trafiği" diyorum ben.

Şubat 25, 2009

Perfect Gift


Sene 2001, lise birin sonu. Okul bitmiş, zaten hiç almadığımız karneler yine dağıtılmamış ama herkes fırsattan istifade memleketinin yolunu tutmuş, koca yurtta Fatih'le ben bir de daha ÖSS'ye girecek lise sonlar kalmış. Fatih'le ben de akşam yolcuyuz, ben eşyalarımı toparlarken geyik yapıyoruz. "Bunu giymem zaten daha, bu ne zaman yırtılmış böyle, bu kazak da mı burdaymış?" şeklindeki monologlarım devam ederken "Bu deodorant da neredeyse bitmiş, ister misin Fatih, sıkayım mı hehehe, aman hemen de artistlenirmiş, ben sıkarım oğlum o zaman hepsini." cümlemin akabindeki fıs fıs lardan hemen sonra odanın kapısı çaldı. İlk defa gördüğüm biri beni olimpiyat koordinatörü (ünvana bak bea!) XXX XXX'in çağırdığını söyledi. Bayadır gürültülerini dinliyorduk zaten 2001 mezunlarının, kendi tabirleriyle SÖSS'e (sınav öncesi salaklık sendromu) vermişler kendilerini, kah dolapları deviriyor, kah ortalığı birbirine kataduruyorlardı. "Gene ne halt yedim acaba?" diyerek odadan çıkmamla en izbandutundan dört tane lise son sardı etrafımı, hatta bir tanesi de "kıpırdamazsan canın acımaz" deyince tırsmadım değil hani. Etrafım gittikçe kalabalıklaşırken kafamdan geçirilen battaniye kılıfıyla ortalık karardı ve birden alaşağı oldum. Ağzını da bağladılar kılıfın güzelce, birileri koşa koşa kağıt, kalem, bant getirmeye gitti. Yavşakça dil döküşüm kimsenin umrunda değildi zaten, çok geçmeden havalandığımı hissettim, üzerimdeki 1/4 şişe deodorantla zar zor nefes almaya çalışırken bir yere götürdüler beni, tak tak tak kapı vurulma sesi geldi, herkes koşuşmaya başladı, ortalık birden sessizleşti. Kılıfın içinde yön duygumu kaybetmiş şekilde bir yandan yılışık cümlelerle yardım isteyip nefes almaya çalışırken gözümün kestiği bir yöne doğru emeklemeye başladım. Hemen beni tekrar havaya kaldırıp olmam gereken yere götürdüler tekrar, kapıyı çalıp kaçıştılar yine. Bir kez daha aynı şeyi tekrarladıktan sonra hediye için götürüldüğüm kişinin odasında olmadığına kanaat getirip çıkardılar beni. Üzerime yapıştırılmış "XXX XXX'e 2001 mezunlarının hediyesidir" yazısını da alıp odama döndüm geri.


İki sene sonra biz de aynısını yapmaya kalkıştığımızda kopardığımız yaygaradan dolayı daha kapıyı çalamadan yurt müdürü hışımla açmıştı kapısını, üç saniye içinde 15 kişi nasıl toz oldu ben de hatırlamıyorum...